Türkiye’de Aile Şirketinde Yönetici(!) Olmak

Bu yazımda aslen aile şirketlerinden değil kurumsallaşmamış aile şirketlerinin diğer adı olan patron şirketleri ve patronun aile bireylerini de şirketin karar mekanizmasına katmasıyla oluşan zorlu çalışma ortamlarından bahsetmek istiyorum.

Türkiye’deki şirketlerin %95’inin aile şirketi olduğunu, Türkiye’de büyük kabul edilen şirketlerin dörtte birinin aile şirketi olduğunu,  en eski şirketlerin bile ancak 4. neslini yaşamakta olduğunu biliyoruz.

Türkiye’de işletmelerin %80’i 5’inci yılına, %96’sı 10’ıncı yılına ulaşamıyor. Diğer bir ifade ile Türkiye’de biraz tutunan aile şirketleri ya saman alevi gibi başarılara sahiptir ya varislere geçince iflas eder yada miras aşamasında yağmalanır.

Aile şirketi kötüdür demek tamamen hatalı olur. Fakat bir çek, bir fatura düzenlemekten aciz insanların şirket sahibi olması, bu işsizlik ortamında işinde kalmak isteyenlerin ruhen el pençe durması, işleri (bir süreliğine) iyi giden şirketin iyi bir şirket olduğu yanılgısı insanları zor durumda bırakıyor. Tersanelerde, inşaatlarda insanlar ölüyor, madenlerde göçük altında kalıyor hatta askerlerimiz zehirleniyor dersem bu şirketlerin nasıl yönetildiğini tahmin etmeniz zor olmayacaktır ve ne anlatmak istediğimi daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum.

Dünya’da en eski aile şirketinin tarihi 578 yılına kadar gidiyor. Bu şirkette tam 40’ıncı kuşak görev alıyor ve hatta 46’ıncı kuşağın iş başında olduğu şirketler bile var. Türkiye’de bu zihniyetle bu mümkün değil. Türkiye’de para nereden gelirse rotayı oraya çeviren insanlar hakim. Bu asırlık aileler ise ne kazanırsa kazansın yada kaybederse kaybetsin sektör ve iş değiştirmezler.

Türkiye’de işverenlerin şirketlerini aşırı derecede kendine bağımlı olarak organize eder ve yönetirler. Şirket sahibinin olmaması şirketin olmaması demektir. Halbuki kurumsallaşmak şirket sahipleri yokken de şirketin kendi kültürü ve dinamikleri ile ayakta kalmayı gerektirir. Dünyada da bu tip hatalı yönetimler bulunmaktadır ama Türkiye’de daha sert hissedilir.

Türkiye’de işletme sahipleri şirketin parasını kendi parası olarak görmektedir. Şirketin kasası onlara her an açıktır ve adeta şirket onların cebidir. Bu, muhasebenin 12 temel kavramından biri olan Kişilik İlkesine de aykırıdır. Bu nedenlerle Türkiye’de şirketler  kolay kolay kurumsallaşamaz.

Kurumsallaşmak bir zihniyet meselesidir.

Aile şirketlerinde sadece patron değil ailesinin üyeleri de şirketin yönetim katlarında yer aldığını sık sık görüyoruz. Kurucu kişi şirketi yönetmeyi öğrenmeleri için çocuklarını (bazen akrabalarını) şirket toplantılarına alır ve onlara örnek olmaya çalışır. Fakat aslında tek yaptığı kurumsallıktan uzak, salt emir-komuta üzerine kurulu, inisiyatifsiz sistemi çocuklarına öğretmektir. İnisiyatif alınması ve yetki vermek adeta taviz vermektir ve mutlaka sonunda zarar görüleceği inancı hakimdir. Aslında bu onlar açısından doğrudur da. Çünkü hiç bir şey kurumsallığın getirdiği yazılı, hukuksal altyapıya değil kurucunun iki dudağı arasına bağlıdır. İnisiyatif alan birinin sonu yada yetki iki çift laf ile verilir ve alınır. Herhangi bir nedenle şirket zarar görülürse de yapacak çok bir şey yoktur. Bu nedenle bu tip şirketlerde yetki hiç verilmez ise daha iyidir görüşü hakimdir. Fakat şirketin ekonomik, iş kapasitesi ve istihdam oranlarının artmasıyla yönetici ihtiyacı kaçınılmaz olarak hissedilir.

Muhtemelen kurucu, kendisi gibi sert ve adeta eli sopalı, patronun parasını canı gibi koruyan yönetici ihtiyacını çocukları ile karşılayacaktır.

Aslında aranan yönetici değil “çobandır”

Bu tip işletmelerde işçi çıkarmak da iki dudak arasında olduğundan işe iade ve tazminat davaları artık alışılagelmiştir. Önceki paragraflarda değindiğim gibi hiç bir şey yazılı ve hukuksal zemine oturtulmadığı için tüm çalışanlar haklarını rahatça alırlar ki hakkı olmayan işçi bile işverenin bu boşluğundan faydalanarak koparabildiğini koparır. Bu tip işverenler o kadar çoktur ki, toplumda “işçi dava açarsa her türlü kazanır” şeklinde intiba yerleşmiştir. Halbuki hiç bir kanıtı tutup yırtıp atan hakim görülmemiştir.

Betimlemeye çalıştığım şirketlerin tek amacı “kar etmek” tir. Bu uğurda gayrı resmi hareketler dahil her yol mubah olabilir. Kurumsallaşmak bu tip şirketler için slogan, logo, araç giydirme, bir sekreter iki müdür işe almaktan ibarettir.

Bektaşi’ye sormuşlar “Dünya’yı nasıl bilirsin?” diye “kendim gibi bilirim” demiş. 

Bu tip şirketlerde sıkça görülen bir diğer durum da neredeyse herşeyin maddiyat üzerinden konuşulmasıdır. Motivasyon başlığı altında geçen konular işçiye para vermekten öteye geçemez. Kendisi sadece paraya değer veren bir insan herkesin paraya değer verdiğini düşünmesi normaldir.

Yönetici iseniz ve bir karar alacaksanız mutlaka işverenin onayını almalısınız. Onayını almak için de bir ton dil dökmeniz gerekir. Onay için yapılan toplantı sırasında çocukları da oradaysa onların da sorularına cevap vermek durumundasınız. Adeta kırk dereden su getirirsiniz. Halbuki istediğiniz tek şey yangın merdiveninin hukuki talimatlara uygun olması yada temizlik için bir personel alınması gibi birşeydir. Bu tip işletmeler de bütçe de laf-ı güzaftır ve her an değişebilir.

Elbette burada kurucunun denetimi olmasa daha iyi olur demek istemiyorum. Demek istediğim hızlı alınması gereken basit kararlar için bile hareket edememenizdir. Buradan da şuraya varıyoruz;

Madem tüm ipler kurucunun elinde, yöneticiye ne gerek var? Bu insana neden ücret veriyorsunuz?

Çalışanları kabaca 2 sınıfa ayırabiliriz. Beden işçileri ve Bilgi işçileri. Yöneticiler bilgi işçileridir. Yönetirler. Örgütün şirketin amaç ve hedeflerine doğru en verimli ve en ekonomik şekilde ilerlediğinden emin olmak temel görevleridir. Fakat bu şekilde yönetilen şirketlerde yönetici bilgi işçisi olmaktan çıkar ve beden işçisine dönüşür. Adeta “üst düzey ayakçı” konumuna gelir. Bu tip bir şirkette herhangi bir bölümde yönetici iseniz gerçekten yıpranırsınız. Kurucu ve ailesi her şeyi bilir. Aldırır, aldırmaz, yaptırır, yaptırmaz. Size hiç gerek yoktur. Siz sadece komutları eksiksiz yerine getirmek için koşturursunuz. Yine dikkat ettiğim bir detay bu şirketlerdeki yöneticilere “müdür” sıfatı daha sık kullanılır.

Eğer ben bir yönetici isem belli bir konuda uzmanlığım var demektir ve uzman olduğum konu için çalışanların verimli çalışmasından mesulümdür. Eğer ben uzman olduğum konuda hiç bir karar alamıyorsam yöneten ben olamam. Sadece yetki sahipleri ve inisiyatif alanlar sorumluluk almış olur ve sorumluluklarını yerine getirmediklerinde cezalarını çekerler. Her karar yukarıdan geliyorsa ben sadece uygulayıcıyım. Sadece uygulayan bir insan hiç bir şeyden sorumlu tutulamaz. Başkasının yanlış kararını uyguladığım için hiç bir cezai müeyyideyi kabul etmem. İşte bu aşamada sorumluluk ve ceza kavramı da fiyaskoya uğruyor.

Bugün Koç da Sabancı da aile şirketidir. Bu şirketlerde yöneticiler elbette bütçe ve yetkiler için yukarıdan onay alıyorlar. Fakat bütçesi onaylandıktan sonra kimse ellerinden tutmaz. Hatta yapmanız gereken bir harcamayı yapmamanız işleyişi bozarsa hesap bile verirsiniz. Koç şirketlerinin büyük küçük her bir işlem için birilerinden onay beklediğini düşünebiliyor musunuz?

Her konuda olduğu gibi bu konunun da çözümü aynı kapıya çıkıyor. Bir şeyin uzun sürmesini istiyorsanız paraya değil eğitime bakın. Para arkadan gelecektir.

Son olarak çalışacağınız şirketin gerçekten kurumsal yada kurumsal olma isteğinde mi yoksa son zamanlarda işleri iyi gitmeye başlayan bir işverenin geçici hevesinde mi olduğunu test edin. Emeğinizi, zamanınızı, sinir sisteminizi boş yere heba etmeyin.

1 Yorum

  1. Harika ve bir o kadar da gerçeği anlatır bir yazı olmuş. Aynısının tıpkısını yaşıyoruz! Kaleminize sağlık sayın üstad…

Yorum Yap

Menü